Birinci dünya savaşı sonrası oluşan Rus devrimini ve Türk Devleti’ni izole eden Batı; İran ve Afganistan’ı düzenledikleri darbelerle kontrol altında tutmayı başardı.
İkinci Dünya Savaşı bütün dengeleri değiştirdi. Doğu’da Japonların yenilmez İngilizlere attığı tokat ve savaşan insan gücünün yetersiz kalması yüzünden Afrikalıların savaşa çağrılması, Amerika’nın yeni güç olarak belirmesi; Sovyetlerin imparatorluğa dönüşmesi, sömürgeci Batı Avrupa’nın ekonomik olarak çökmesi gibi olgular ‘Sömürgecilik Çağı’nın sonunu getirdi. 1948-1960 yılları arası sömürge savaşlarıyla geçti, 1986 yılında Süveyş Kanalını devletleştiren Mısır lideri Nasır’a savaş açan İngiliz-Fransız-İsrail ittifakı ABD ve Sovyetlerin baskısıyla işgal ettikleri kanalı boşaltmak zorunda kaldılar. 1956 yılında Dien-Bien Fu’daki Fransız yenilgisi HİND-İ ÇİNİ denen bölgenin yani (Vietnam, Laos ve Kamboçya) bağımsızlığını sağladı. Son savaş Cezayir’de oldu. 1963 yılında Fransızlar Cezayir’in bağımsızlığını tanımak zorunda kaldılar. Bu sömürgelerin son savaşı oldu.
İngilizler daha akıllı davranırlar. Sömürgelerini ‘İngiliz Milletler Topluluğu’nda toplayıp sizler ‘Kraliçenin Tebaası’sınız, başınıza kraliçe bir genel vali atayacak, siz de bağımsız olacaksınız deyip sıyrıldı. Sadece Kıbrıs’ı elinde tuttu. Bugün de adada iki üssü var. İngiltere ekonomik açıdan batana kadar sessiz kaldı. Son on yıldır ABD ile tekrar saldırganlaştı, eski sömürü alanlarına döndü. Ekonomik yönden batık olan bu iki süper güç yağma savaşlarını “DEMOKRASİ GÖTÜRMEK” adı altında yürütüyorlar. Ekonomik çöküşleriyle saldırganlıkları arasında paralellik var.
Avrupa ülkeleri sömürülerini bastıkları kağıt paralarla (Mark, Sterlin, Frank, Liret şimdi ise Euro) ile sürdürdüler. Avrupa çevreyi kirleten, çok enerji tüketen, çok sayıda yetişmiş işçi isteyen sanayi dallarını bizim gibi ülkeye gönderdiler.
Gönderdiler ama ipleri elinde tuttular. Çıkardıkları tüzükler, normlar ve bunların kontrolü(!)
Onlara para kaynağı derler. ISO, CE benzeri standartları oluştururlar, bunların kontrolü, laboratuarlardaki testleri, akreditasyonları Avrupa’ya para sağlar. Yetmez bizim gibi ülkelere insani normlar dayatırlar. Bu normlarla yeni pazarlar yaratılır. Balıkçılar bundan birkaç yıl önce feryat ettiler duyulmadı: “500 milyonluk kayığımızla denize açılmamız için beş milyarlık teçhizat istiyorlar.” Bu teçhizatın ithal olduğunu söylememize gerek var mı? Tekneler için ödediğimiz parayı siz hesaplayın. Arabalara boyunluk konmasının maliyeti 800-600 milyar dolar. İleride mecbur tutulacak ceset torbaları en az 1,5 milyar doları, yeni getirilen bebek arabalarının yaratacağı pazar 1-2 milyar doları bulacaktır. Tanesi 500 TL, yaklaşık 300 küsür dolar. Önceden bu bebe koltuklarını ve yukarıdaki malzemeleri ithal edenlerin kazancını siz hesaplayın.
Yukarıda saydığım malzemelerin hemen hemen hiçbiri Türkiye’de üretilmiyor, hepsi ithal.
Bu şekilde çıkan/çıkartılan tüzükler, normlar her yıl ithalatımızı birkaç milyar dolar arttırıyor. Dışarıya bu konuda akıttığımız para yetmemiş gibi bütün Türkiye’deki motorlu araçların ‘fenni muayene’ işini bir Alman firmasına verdik. Firma yurt dışına ne kadar para transfer ediyor bilinmiyor…
Yıllardır AB ülkelerindeki kalite belgesi veren kurumlara, akreditasyon kurumlarına ve laboratuarlarına yıllarca yüz milyonlarca dolar ödenmektedir.
Geçenlerde AR-GE ve teknolojik çalışmalar için Avrupa Birliği tarafından verilen fonlar için düzenlenen bir toplantıya gittim. Ülkemiz nüfus yönünden Almanya’dan sonra geldiği için AB’nin AR-GE fonlarına en fazla katkı koyan ülkelerin başında geliyor, faydalanma açısından yüzde 5-10’la sonlardayız. Hemen klasik “Biz araştırmayı sevmeyiz” lafına sarılmayalım. Kazın ayağı hiç de öyle değil. Bu projelere projenin büyüklüğüne göre AB’li katılımcı ve katılımcılar bulmak zorundasınız.
Benim AR-GE çalışmalarımdan Avrupalılara ne mi?
Niye onlarla paylaşayım? Niye araştırmalar sonucu elde ettiğim bilgileri onlara vereyim… diye sormayın. Avrupalılar öyle istiyor. AR-GE çalışmalarını size yaptırmak ve bu araştırmalar sonucu oluşacak yeni pazarları kaçırmak istemiyorlar. Hükümetlerimiz nasıl oldu da 10 verip 1 almayı kabul etti diye sormayın. Onların AB yi memnun etmek için atamayacağı imza yok.
Örneğin; başımızın belası “Gümrük Birliği Anlaşması”
Sömürü şekil değiştirdi. Bizim gibi hazır müşteri (!) olduktan sonra silahlı sömürüye ne gerek var ki.
yazan :Ekrem Hayri PEKER