DOLAR8,1199
EURO9,7789
ALTIN463,921
BIST1365,27
AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIğdırIspartaİstanbulİzmirK.MaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKırıkkaleKırklareliKırşehirKilisKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMersinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldak
Bursa 18°C
Gök Gürültülü
Kent Gazetesi

AH’LAR AĞACI BÜYÜTEN KADIN

18.04.2021
A+
A-

Annesizlik insana neler yaptırabilir? İçine kapatır, boğazında bir düğüm bırakır adamın. Kalbinde ise kocaman bir boşluk… Ağlatır saatlerce,gecelerce,günlerce, aylarca, yıllarca. Sonra bir bakmışsın sana yazdırır Füsunsuzluğun füsununu. Şair yaptırır seni. Kimden mi bahsediyoruz?  Bu pazar köşemizde annesizliğin şair yaptığı bir kadından: Didem Madak’tan. Buyrun hep birlikte tanıyalım ünlü şairimizi.

RÜYA VE HAKİKAT

Füsun, 8 Nisan 1970′ te doğurur Didem’i. Doğumundan birkaç yıl sonra ise oyun arkadaşı Işıl’ı dünyaya getirir annesi.  Hayaller kurduğu, evcilikler oynadığı bu hayattaki en yakın arkadaşı ile 13 yaşına kadar rüya gibi bir çocukluk sürer Didem. Bunu şiirlerinde de dile getirir:

”Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik/ Kardeşimle kendimize durmadan,/ Olmayan çayları,/ Olmayan fincanlardan içerdik./ Olmayan kapıları açardık,/ Olmayan ziller çaldığında./ Siyah papyonlu olurdu mutlaka/ Resim defterimizdeki damat.”

Fakat bu rüya çok uzun sürmez. Hayatın gerçekleri ile 13 yaşında annesini kanserden kaybedince. Başlar büyümeye artık Didem. Teyzesi Hale ona ünlü şairlerin şiirlerinin olduğu bir kitap hediye eder bu zorlu süreçte. Ve Didem Madak şiir ile tanışır.

İzmir’de Hukuk Fakültesinde okumaya başlar ve ilk senesinde evlenerek babası ve üvey annesiyle yaşadığı evden kaçar. Üniversiteyi de bırakır. 19 yaşında gencecik yaşlarında başından bir evlilik geçer. Bu evlilik yerini mutsuzluğa bırakınca pek uzun ömürlü olamaz ve biter.Bu evliliğe dair gözlemleri ise şöyledir:

”Dört sene boyunca, kocam felsefe öğrencisiydi ve onun arkadaşlarıyla konuşmalarını dinler ve “Vay be! Herifler ne güzel konuşuyor” falan derdim. Ve sonuçta, bütün o alandan en az onlar kadar okuyordum, en az onlar kadar edebiyatı biliyordum. Felsefeyi okumaya çalışıyordum ama o alanın dışında biri gibi hissediyordum kendimi. Bir türlü o alanın içine girip, oraya dahil olup, oradan biri olarak onlarla konuşmam mümkün olmuyordu. Ben kadınların çoğunda böyle bir sorunun yaşandığını da görüyorum. Bunun sebebi kodlarımızda bu tip şeyleri taşıyamamamız. Yani çok eskilerden beri böyle bir geleneğin içinde olamayışımız olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, dışına itilmiş olduğumuzu düşünüyorum.”

BODRUM KATINDA GEÇEN 3 YIL

Bu evliliğin bitiminden sonra kendine bir bodrum katında ev tutar. İnsanlardan uzaklaşır, içine kapanır Didem. Annesizlik özlemi ise onunla beraberdir hep. Yazmaya başlar. Yazdıkça rahatlar. Yazdıkça özgürleşir. Hayatın gerçekleri ile bir kez daha karşılaşır. Daha çok yazar. Biber dolmasını, kanepeyi, avizeyi, çorabı, ütüyü, çorbayı, susamı, kabağı, çilek reçelini,  grapon kâğıtlarını, pul biberi, sutyen lastiğini ve en çok da anne özlemini… Belki de bunlar şiirde yer alır mı,diye düşünebilirsiniz. Evet o çünkü kendi hayatını anlatır aslında şiirlerinde. Evin her köşesini en ince ayrıntısına kadar bilmek zorunda bırakılan bir kadının yaşamını yazar. Bodrum katının penceresinden çıkıp yankılanan ”kadınsı” şiirlere dair ise şunları söyler:

”Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”

Yaklaşık 3 yıl örtünür Didem; tasavvufla ilgilenir. Işıl’a örtünerek kadın kimliğinden sıyrılıp rahatladığını söylediği bu dönemde bir yandan afla geri döndüğü Hukuk Fakültesini bitirir. Kaybolmayı seçtiği bu 3 yılın sonunda da Ah’lar Ağacı’nı yazmaya başlar. Bu sırada Işıl bir dergide gördüğü İnkılâp 2000 Şiir Ödülü’nü Didem’le paylaşır; ama Didem “bu boş işlerle uğraşmayacaktır.” Bunun üzerine Işıl, Didem’in bodrum katı yıllarında yazdığı şiirleri toplayarak hazırladığı dosyayı yarışmaya gönderir. Adı ”Grapon Kağıtları” olan bu dosya ödülü kazanır. Ödülü almaya gideceği gün örtüsünü çıkarır Didem.

BİR FÜSUN’DAN BİR FÜSUN’A EVRİLEN YAŞAM

Bir süre sonra Timur’la evlenir Didem. Timur, yaklaşık 10 yıl siyasi mahkûm olarak Bursa Cezaevi’nde kalmış, bu dönemde cezaevindeki arkadaşlarıyla Didem’in şiirlerini okumuştur. 2005’te İstanbul’da tesadüfen tanışırlar. 2008’de Didem bir kız çocuğu dünyaya getirir.Annesi Füsun’un ölümünden sonra ”anne özlemi” çeken Didem Madak, kendi kızına da Füsun ismini verir. Annesi Füsun ile başladığı şiirlere kızı Füsun ile son noktayı koyar.Bu mutluluğu da çok uzun sürmez şairimizin.

Zira o da annesi gibi genç yaşta kansere yakalanır. 24 Temmuz 2011’de ise hayatını kaybeder arkasında 3 yaşındaki kızını bırakarak. Kendi yazgısı kızının yazgısı olarak karşısına çıkar. Anlayacağınız Didem Madak bu dünyada Füsunlarına doyamadan göç eder.

KIZI FÜSUN’ A SESLENİŞ

Yazımızı Didem Madak’ın geride bıraktığı kızı Füsun’a 2009 yılında Şükran Yücel’e gönderdiği e-posta ile sonlandıralım:

“Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

AH’LAR AĞACI

“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular…
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular…
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
AH!

Ah benim nergis kokulu cehaletim…
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın..

 Didem Madak

***

NE  OKUMALI?

”Karantina, halka rağmen halkı eğitip onlara kendi kendini koruma hünerini öğretme işidir.”

Orhan Pamuk’un 40 yıldır düşündüğü -ki bunun sinyallerin Sessiz Ev romanında verilmiştir- 5 yıl önce yazmaya başladığı ve son 1 yıldır ise üzerinde düzenlemeler yaptığı romanı.

Karantinaya alınmak zorunda kalınan bir ada halkının salgın sürecinde yaşadıkları maddi ve manevi olumsuzlukları ele almıştır Orhan Pamuk bu kitabında. Kitapta yaşanılan olayları okurken gözünüzde canlandırmanız daha da kolay oluyor. Malum içinde bulunduğumuz pandemi  sürecinde karantina olaylarına hepimiz en yakından tanıklık etmeye devam ediyoruz. Tek bir farkla… İçinde bulunduğumuz dönemde teknoloji geçmiş yıllara nazaran daha da gelişmiştir. Veba salgının olduğu 1901 yılında; akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler yoktur. Her dakika uzaktaki illerle, insanlarla irtibatta olmak mümkün değildir. Üzerine bir de veba aşısının bulunamadığı bir dönemde yolculuk etmeye hazır mısınız? İçinde bulunduğumuz zorlu karantina gecelerinin daha da fazlasını okumaya hazır olun, derim o halde. Keyifli okumalar.

 

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

betmarinoaresbetbetnanoasyabahismroyunbahigomobilbahisbets10imajbetbetper