DOLAR7,3256
EURO8,8117
ALTIN407,46
BIST1529,7
AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIğdırIspartaİstanbulİzmirK.MaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKırıkkaleKırklareliKırşehirKilisKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMersinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldak
Bursa 8°C
Yağışlı
Kent Gazetesi

Sınırsızlık kadını: TEZER ÖZLÜ

21.02.2021
58
A+
A-

Nedir sınırsızlık sizin için? Yollar mı, denizler mi ya da sürüp giden hayat mı? Mutluluk mu, hüzün mü yoksa yalnızlık mı? Değerli yazarımız Tezer Özlü ise yaşamın sınırsızlığını ”gitmek” olarak tanımlıyor.

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı, GİTMEK olarak algılıyorum.”

Belki de kendimizden gitmektir, ne dersiniz? Buyrun bu haftanın yazarı Tezer Özlü’yü hep beraber tanıyalım.

“Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…”

PAVESE İLE AYNI GÜN DOĞUMU VE YOLLAR

Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Doğum tarihi Tezer Özlü için ileride büyük bir şaşkınlığa yol açacaktı. Çünkü eli kalem tutmaya başladığı zaman düşüncelerini benimsediği Pavese ile aynı tarihte doğduğunu öğrenecekti.

“Pavese’in doğduğu gün doğduğumu şaşarak öğreniyorum: 9 Eylül. Ben gece yarısından sonra. Ama Anadolu’da gece yarısı geçtiğinde, S. Stefano Belbo’da henüz belki de gece yarısı olmamıştı. Aynı gün, aynı yıl değilse de.” diyecekti.

Öğretmen bir anne ve babanın üçüncü ve son çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. On yaşındayken İstanbul’a gelen Özlü Avusturya Kız Lisesinde ortaöğretime başladı. Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. Özlü 1965’te babası kırmayıp dışarıdan girdiği bitirme sınavlarının ardından İstanbul Erkek Lisesinden mezun oldu.

Özlü, hiçbir yerliydi, kimseye ait değildi ve kimseye sahip değildi. Nereli olduğunu soranlara “Hiçbir yerliyim” derdi ve haklıydı.Henüz çocukken içine gitmek arzusu düşenlerdendi o. Ablası Sezer ile dünyayı keşfetmek için yaşadığı kentin sonuna kadar yürürdü. Büyüdüğünde “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni…” diyecekti.

Başkaldırının kadınıdır Tezer Özlü. Yolların sınırsızlığına inanarak sürekli ”gitmek, gitmek” der. Yerinde duramaz. Düşünceleri hiçbir zaman kabına sığmaz. Giderek daha daha  çok giderek kendi ”BEN’‘ini yaratmaya çalışır. Şehirlere, ülkelere, insanlara fısıldar. Kimi zaman sessiz çığlıklar yankılanır beyninde. Kimi zaman ise sadece yazar…

 

İNSAN NEDEN YAZAR?

Bu sorunun cevabını Özlü şöyle cevaplar:

”Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalım yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olmayı edebiyatla öğrendim.”

PARİS VE AŞK

Özlü ilk gençliğinde çıktığı Avrupa seyahatinin son durağı Paris’te, Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanıştı. Paris’te epey yağmurlu bir günde Özlü Monteparnesse’daki Cafe Select’e sığındı. Az sonra kapıdan Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası böyle başladı. Özlü ve Sümer birbirlerine âşık oldular ve 1964’te evlendiler.

Çift Ankara’ya yerleşince Sümer Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çalışırken Özlü çevirmenlik yapıyordu. O dönemde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarları Türkçeye kazandırdı.

ANKARA YILLARINDA MANİK-DEPRESİF HALLER

Özlü bu evlilikte aradığını bulamadığını fark etti. Aynı dönemde ruh sağlığı da iyice bozulmuştu. Manik-depresif tanısıyla tedaviye alındı.

1968’de Sümer’den ayrılan Özlü İstanbul’a taşındı. Geçirdiği rahatsızlık yüzünden 1967 – 1972 yıllarında pek çok defa psikiyatri kliniklerinde kaldı. Elektroşok verildi. Birkaç kere intihar girişiminde bulundu.

“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım…”

Özlü çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını ve klinikte kaldığı bu dönemleri 1980’de yayımladığı ikinci kitabı, ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattı. Ölüme nasıl yakın durduğunu tüm sahiciliğiyle şöyle özetliyordu:

Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.

  

”SENİ VE YAZDIĞIM ÜÇ KİTABI, BİR DE İSVİÇRE PASAPORTU”

1968 yılında yönetmen Erdal Kıral ile evlenen Tezer Özlü, 1973’te kızını kucağına aldı. Deniz Gezmiş’e olan sevgisinden dolayı kızının adını ”Deniz” koydu. Deniz 10 yaşında iken Özlü, Erdal Kıran ile boşanır. Deniz bu duruma çok üzülür 6 ay anne babası ile konuşmaz.

Ünlü yazar bir gün kızının “Şimdiye kadar bir şey kazandın mı? (para hariç)” sorusuna “Seni ve yazdığım üç kitabı, bir de İsviçre pasaportu.” diyordu.

Özlü, Kıral ile evliliğinin son yıllarında 1981’de bir burs alarak kızıyla birlikte Berlin’e gitti. Burada ikinci romanını 1983’te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla Almanca kaleme aldı.

Özlü Berlin yıllarından gönlü boş dönmedi. Kendinden on yaş genç İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile birbirlerine âşık oldular. Çift evlenmeye çalıştığında ise Türkiye’de önüne pek çok bürokratik engel çıktı. Sonunda 1984’te İsviçre’de evlendiler. Ama aşkları kısa sürecek, Özlü’nün hastalığı çifti ayıracaktı. Kocası evden birkaç parça eşya almak için yanından ayrılırken gitmesini istemeyen Özlü’nün ona son sözleri “Beni yalnız bırakma”ydı. Ama olmadı, ünlü yazar göğüs kanseri yüzünden 18 Şubat 1986’da Zürih’te gözlerini yumduğunda yalnızdı.

Henüz 43 yaşındayken hayata veda eden Özlü İstanbul Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. Geride ise bize bıraktığı romanları, film çevirileri, denemeleri kaldı. Bir de yolların gerçekten sınırsızlığı… İyi ki o yollar seni bu dünyadan da geçirdi. Saygı ve minnetle…

SENNUR SEZER GÖZÜNDEN TEZER ÖZLÜ

”Tezer Özlü yaşamak zorunda olduğu çevreyi, ülkeyi, koşulları değiştirmek isteyen bir genç kadındı. Bunu sessizce, kurallara uymayarak ve onları hafif alaysayarak yaptığını hatırlayalım. Ailede erkeğin kuralları koyuşu ve kaç yaşında olursa olsun kadınların çevrelerine yararlı birileri olarak varoluşları; bir okul bitirmek, düzenli bir işte çalışmak, bir aile kurmak ve bu aile çevresinde aşk yaşamak, karşı çıktığı kurallardan bazıları. O yazdıkları ve yaşadıklarıyla aile reisinin erkek olma durumunu, yaşlı kadınların ömürlerinin sonlarını ailenin cefakarı olarak sürdürmeleri gerektiğini, bir gencin saygın bir okul bitirip, saygın bir işte çalışarak yaşaması gerektiğini, cinselliğini toplumun onayladığı ilişkilerle (evlilik gibi) sürdürmesi zorunluluğunu hep yok saydı. Bu yok saymayı yazdıklarıyla haykırmayı seçti. ”

”Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun.”   TEZER ÖZLÜ

————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————–

NE OKUMALI?

TEZER ÖZLÜ’DEN LEYLA ERBİL’E MEKTUPLAR  /  TEZER ÖZLÜ

Sade birebir aktarımdır mektuplar. Bir arkadaşa yazılmışsa üstelik…Tezer Özlü’nün kendisine yazdığı mektupları yayımlıyor Leyla Erbil. Bu mektuplar, okuru bir başka boyuta taşıyor.

Alıntı:

Leylâ Erbil, “Yazarın ülkesinde bir gezinti ya da burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu” başlıklı yazısında Tezer Özlü’nün de aralarında bulunduğu bir grup arkadaşı ile katıldıkları 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramı’nda yaşanan katliamı anlatır ve devam eder:

 “İşçi sınıfının, solun yükselişinin kırk ölü, yüzlerce yaralıyla durdurulduğu gün. Bizim bulunduğumuz bu alanlardan yükselen seslerle futbol sahalarından, camilerden ve ekranlardan yükselen sesler hiçbir vakit örtüşemiyor.

O gece sabaha kadar uyanık Tezer. Sabaha kadar kapıları, camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup parlatıyor. Devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor.

Sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. Mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, ‘burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu’ diyerek sürekli yineliyor… Hâlâ da öyle değil mi?

——————————————————————————————–

Bir Arkadaş Niçin?

‘‘Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal cama vuruyor

Tezer
Can Yücel

———————————————————————————————————————————

DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR:

ŞAMAR OĞLANI:

Çok kullandığımız bir kelime daha, herkes size yüklendiğinde şamar oğlanına döndüm denir. Kelimenin gerçek anlamı da biraz buna benziyor. Vakti zamanında Avrupa’da her asilzade çocuk okula gönderilirken yanında halktan gariban bir yaşıtıyla gidermiş. Asil olan bir hata işlediğinde cezasını diğer çocuk çekermiş.

 

ESTAFURULLAH:

“Yok canım, olur mu öyle şey…” anlamında kullandığımız bu sözcüğün anlamı ”Tanrı affetsin”dir.

 

MAŞALLAH:

Nazar değmemesi için söylenen ‘sihirli’ kelimedir.Fakat “Tanrı’nın bağışıdır/Tanrı böyle istemiştir.” demektir.

REKLAM ALANI
YORUMLAR

  1. Hatice Aras Aydın dedi ki:

    Kent gazetesini üç aydır takip ediyorum.yazarımızın pazar günleri çıkan yazılarını çok beğeniyorum.her hafta merakla bekliyorum.eline yüreğine sağlık.Başarılarının devamını dilerim