Kendin misin?

23.10.2026
A+
A-
Eğitim ve Davranış Bilimci, İlişki ve Evlilik Danışmanı ve Yaşam Koçu /// Randevu : 0532 737 56 58

İnsanın cevaplamakta zorlandığı sorulardan biri, “Ben kimim?” dir. İnsan dışında hiçbir canlının kim olduğu aklına bile gelmiyor; ne olduğunun farkındadırlar. Her anı, refleks olarak yaşarlar! Hayvanların hayal dünyası ile insanın ki aynı değildir. Hayvanların genellikle yemek, içmek, üremek ve barınmak olurken ki zaten bunların hepsi içgüdüsel olarak mevcuttur; ama insanda durum farklıdır. Bilinci yükseldikçe algısı da yükselir. Ben kimim? Diğer insanlardan farkım ne? Neye yönelmeliyim? Nasıl başarılı olurum? Hayatın amacı ne? Sonsuzluğun sonu var mı? …gibi derin ve çetrefilli sorulara cevap arar! Öğrendikçe mutlu olur. İçine doğduğu ailenin ve yakın çevrenin bilgi, algı ve düşünce bombardımanları arasında, karakter ve benliğinin daha sonra da kişiliğinin oluşma evrelerinin sessizce oluştuğunun farkına varmaz; aslında bu, “güdülenme” sürecidir. “7 yaşından sonra” kendi tavrını fark etmeye başladığında; kimliğinin de oluşmaya başladığını, tepkilerinin farklılığından anlar. Aile, kültür, öğrenim sistemi ve sosyal çevre, bireye nasıl düşünmesi, neye inanması, nasıl hissetmesi ve hatta nasıl bir geleceğe sahip olması gerektiğine dair güdülenmeler sunmaya başlar.

İnsan, günlük yaşamda bir sahnededir; öğretilen ve öngörülen rolleri oynaması istenir! Toplum öğretileri, inanış, aile güdülenmeleri ve içsel tepkiler, roller üzerindeki belirleyiciliğini artırır. Sosyal çevredeki “kabul” görme arzusu, toplumsal uyumu kolaylaştırsa da bireyin kendini fark etmesiyle ortaya çıkan tavır farklılığı, öz bilinci tetiklemeye başlar. Bireyin, içinden gelmediği halde “kabul görme” beklentisiyle yaptığı davranışlar, içten içe karmaşaya yol açar; ama belli edemez. Davranışların güdülenme etkisiyle olması, kendi dışından olduğu için “değersizlik” hissini tetikler; çünkü içten gelen başka bir dürtü, hissini rahat bırakmamaktadır. Karşıt bir tavrın yapılma isteği, “kendin olmak” özgürlüğünün tezahürü olarak fark edilmeye başlar. Bu aynı zamanda kendi sorumluluğunun üstlenilmesidir de. Bireyin, kendi olmanın gururunu da hatasının yükünü de tek başına üstlenmeyi göze alması, özgüveninin ana ögesidir. “Kendi gibi” olamamanın, eksikliğinden kurtularak içten içe sorduğu “kendim miyim?” sorusuna önceleri cılız bile olsa “evet” diyebilecektir; ama gün geçtikçe özgürlük ateşi olduğunu fark eder. Güdülenmenin, insan fıtratına ters olduğu, özgürlük hissinin gücü, hissedildiğinde algılanabilen varış noktasıdır. Toplumsal davranışlarda uyumlu olmak, rağbet görse de bireyin kendi içindeki karmaşayı hesaba katmazsanız, nasıl mutlu olacağının cevabı verilebilecek midir? İç dürtüler ile dış dürtülerinin savaşı, nasıl önlenebilecektir? Çevredeki insanların kendi olmadıklarını bilen bir insan, nasıl güvenip ilişki kurabilecektir? Gerçeklik beklentisinin kaybolması, insan ilişkilerini doğrudan etkileyen canavar gibidir. Kendi kimliğinde ve kendi olarak yaşamayı bilen insan, kendi gibi olanlar ile ilişki kurabileceğini hesaba katmazsanız; birbirinden kopuk, kimliksiz ve güdülenme dışında davranış yapamayan kalabalıklar görürsünüz!

Bilimsel verilerde insanda, “Yeniliği arama geni” olduğu bilgisi vardır. Bu süreç, insanın hayatı boyunca hiç durmadan arayışın içinde olacağının kanıtıdır. Diğer bir bilimsel veri de; “Anlam arama algısı, insan dışında hiçbir varlıkta yoktur” bilgisi, insan hayatını aydınlatan ışık gibidir. Hayvanlar, bir saniye sonra öldürüleceğini algılamazlar. Sunulan “beleş” otları yemeye devam eder, anlam aramaz! İnsan ise; anlam aramayı, analiz etmeyi, akıl yürütmeyi, öngörmeyi, uyanık olmayı ve hayatındaki her şeyi sorgulamayı, hediye edilen “akıl” ile başarabileceğini algıladığında; kendini sorgulama ve kendini gerçekleştirmesi gerektiğini de anlar. Zekâ ve aklın tezahür şekli olan; “Âkıl etmez misiniz?” sözünün algılanması, “sorgulama” becerisinin elde edilmesi gerektiğini anlatır. Elbette “biatın kör karanlığı”, bu becerilere ihtiyaç duymayı engelleyerek; kimlik arayışının gereksiz olduğu zannına inanmayı kolaylaştırdığı toplumlarda, kendi kimliğini bulma ve kendi hayatında “Var” olma yolculunu kat etmek kolay değildir! Ne de olsa bir bilenler vardır; bilmene ve sorgulamana gerek yoktur! Kimlikli olmana da gerek yoktur! Biat et yeter! Algıları, etkindir.

Varoluşçu felsefede “kendin olmak” deyimi, “insanın, hayat seyrini ve özünü kendi seçimleriyle yaratması” anlamına gelir. İnsanın hazır bir tanım ve donanımla dünyaya gelmediğini, yaptığı seçimlerle kendi kimliğinin inşa işçisi olduğunu da anlatır. Kimliğin ve tavır farklılığının, insanın özü olan “Öz bilinç” ve “Karakter” in “kendine has özellikler” “taşıdığı bilgisi vardır. Bireyin bilinçaltı ile baş etme zorluğunun yanında, kendini “var” etme sürecindeki zorluğu aşması gerekir; aslında pek düşünülmese de insanın kimliksel süreci taşlı dikenli ve çetrefilli bir yoldur. “Kendin olma yolculuğu”, sadece erdemlerimizi ve güçlü yönlerimizi kucaklamak değildir. Olumsuzluk ve aykırılıklarını kucaklamaktır da. Öz farkındalık; zayıflıklarımızla, korkularımızla ve gölgede kalan yönlerimizle de yüzleşmeyi de gerektirir. Bireyin, kendine itiraf etmekte zorlandığı, bastırılmış duygu ve düşünceleri ifade etmeyi de içerir. Karanlıkta kalan yönlerini “kabul” ettiğinde; bütünsel bir benliğe ulaşır. Kendi olmak sürecinin başlaması, mükemmel görünmeye çalışmak değil, tutarsızlık ve eksiklerini yönetebilmektir de.

Bireyin “kendi olması”nın önündeki en büyük engellerden birisi, illüzyon olan dijital platformlardır. Toplumsal gerçeğe uymayan kusursuz bedenler, yapay başarı hikâyeleri ve herkesi imrendiren yaşamlar. Bu durum, sürekli bir yetersizlik hissi ve kıyaslama dürtüsü uyandırdığı için bireysel tavrın da gelişmesini de engellediği gerçeği orada öylece durmaktadır. Bu illüzyon arenası, özellikle geç insanlarda cazibesini koruduğu için toplumdaki “kendi olmayan” insanları, sığ ve samimiyetsiz ilişkilerin kahramanlarına olan özentilerin, toplumun geleceğini ipotek altına aldığı açıktır. Dijital dünyada her şeyin bir tuşa sığdırılması, bu ipoteğin kaldırılmasının ne kadar zor olduğunu ortaya koyduğu algılanmalıdır. Bu olumsuzluklara karşın, dijital veri zenginliğini, her birey kendine donanımsal kaynak olarak kullandığında; “kendi olma özgürlüğü” başarılabilecektir! Başaramayanların donanım eksikliği olduğu, –“Kendin misin?” sorusuna, hiç düşünmeden –“Evet” diyebildiklerinde algılanabilecektir.

Dijital ve sosyal algoritmaların ilgimizi, beğenilerimizi ve hatta düşüncelerimizi şekillendirdiği bu çağda, özgün olabilmek radikal bir eylemdir! Davranışlarında başkalarının onayına endeksli bir insan, özgüvensiz olduğunu anlayamaz. Öz tepkilerinde dışarıdan gelen alkışlara veya eleştirilere bağımlı olmadan, içsel bir merkeze ve öz-değere sahip olduğunun farkındalığı ile tepki koyan yani “kendi olan” insan, kendini gerçekleştirme yolunda olduğunu anlar ve özgüveninin oluşma evrelerini mutlulukla seyretmeye başlar.

“Kendin olmak”, varılması gereken sabit bir durak değil, sürekli devam eden “var olma” yolculuğudur; elbette insan, bir heykel değil zamanla değişen, dönüşen ve olgunlaşan dinamik bir varlıktır. Bu yolculukta zaman zaman kaybolmak, yalpalamak veya toplumun rüzgârına kapılmak insancıldır. Davranışlarını kişisel tavır ve karakter süzgecinden geçirerek kendi kimliğinin özgürlüğü hissedilince “var” olabilecektir. Sadece başkalarının görüşlerinin doğruluğunu onaylayan insan, kendinin “var” olduğunu asla bilemez. Önemli olan, gürültünün ortasında durup, kendi iç sesini dinleyebilmek, kendi değerler sistemine sadık kalabilmek ve başkalarının yazdığı senaryolarda başrol oynamak yerine, kendi hikâyesinin yazarı ve oyuncusu olduğunu anlayabilmektir.

Başarı, günün sonunda aynaya bakan insanın, başkasının izlerini değil, korkusuzca –“İşte bu benim” diyebileceği özgün bir benliği olduğunu hissetmesidir. Bu hissin tezahürü, içe bakışı, tutum, duygu ve düşüncelerin davranışlara yansıması ile anlaşılabilir. Başkalarına hoş görünmek için farklı bir kişilik sergilemekten vazgeçmektir de. Doğrularınızın ve yanlışlarınızın sorumluluğunu almaktır da. Aile ve toplumun verilen rolü oynamanızı beklediğini unutmadan, her insanın kendi düşünce ve tavrını yumuşak bir dil ile ifade etme cesareti, bu yolda önemli bir adımdır. Dışlanma veya sevilmeme korkusunun içsel baskıları, elbette olacaktır; ama buna göğüs germe cesareti, sizi kendi içinizde “var” ederek “Kendimim” söyleminiz, yaşama karşı verdiğiniz manifestonuz olacaktır. Kendi kararlarınıza güvenmediğinizde, süreç size karşı duvarını biraz daha dikleştirir; ama bu dikleşmeyi aşma arzusu, sizi daha güçlü yapar ve dikliği görmezsiniz.

Hislerinizi bastırmadan, başkalarının hayatınızı yönetmesine izin vermediğinizde; “kendiniz olursunuz!” Başkalarının kontrolünden kurtulduğunuzda, yolunuzu kendi kararlarınızın ışığının aydınlattığını görürsünüz. Aslında her yaşamsal durumun, sizi test etiğini “kendiniz olduğunuzu” hissedince anlarsınız. Toplumsal, kültürel ve sosyolojik baskıların güdümlemelerinde yanan spot ışığının çok kısa bir süre sonra birileri tarafından söndürüleceğini unutmayın. Tüm mesele, yaşamın sunduğu toplumsal, bireysel ve psikolojik donanımları elde ederek, yaşama kafa tutabilme cesaretini gösterdiğinizde; dik duruşunuzun vakurunu hissedersiniz. Kimliğinizi kabul ettiğinizde ise her sorulan soruya düşünmeden; –“Evet, ben kendimim.” demenin özgürlüğünü hissedersiniz.

Yaşam, kendini gerçekleştirmiş ve donanımlı insanların elde etmek istediklerini sunar.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.